Yazdım...
Bitti!

Öğlen saatleriydi.
Restoran denize bakıyordu.
Kim bilir kaç yıldır, bıkıp usanmadan denize bakıyordu.
Bir insan, o restoran gibi, öyle uzun uzun bakabilir mi denize? Delirmeden?
Masadaki kadın az sonra öyle bakacaktı işte denize.

O gün kadının deliler dibi denize baktığı o gün, bir yemeğin nasıl piç edilebileceğini ve bir insanın hayal kırıklığından nasıl böyle kaskatı kesilebileceğini gözlerimle gördüm.

Bir kere, pirzolanın yanına şarap söylemişlerdi. Ayrılmamak üzere buluşmadıkları belliydi. Evet, bazen ayrılıklarada eşlik edebilir şarap ama bu öyle değildi. Yemeğin sonunda hayal kırıklığını arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktı.

Kadın iyi giyinmişti. Sonradan bana en çok dokunanlardan biri bu oldu. O acıklı şarap şişesinden bile daha çok dokundu. "Hiç beklemiyordu heralde," diye düşündüm. Ama sonra daha çok düşündüm ve "Yok, hayır," dedim, "Beklememkten daha acıklı bir şey vardı giyiminde kuşamında. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun farkındaydı ama halledebileceklerini düşünüyordu. Bu inançla giyinmişti öyle. Harcanacağının farkında değildi. Sevildiğini sanıyordu daha."

Sonra o an geldi. Her şeyi şaşırtıcı bir berraklıkla işitip kaçacak delik aradığım an.
Bakmıyordum artık. Başımı önüme eğmiş, tabağımdaki yeşilliklerle oyalanıyordum. Ama beceremiyordum. O kadar felç edici bir çekimdi. Hatta neredeyse bakmadan görüyordum. Biliyordum, bir şekilde gördüm kadının pes edercesine arkasına yaslandığını.
"Ne istiyorsun?" diye sordu.
"Ayrılmak istiyorum," diye yanıtladı Adam.
Kadın da "Git o zaman," dedi.
Böyle dedi ve yüzünü denize döndü. Bir daha asla ama asla bakmadı Adam'a. Yüzünü denizden bir kere bile çevirmedi.

Hemen ardından öyle sert bir sahne çıkıp geldi ki, hiç evirip çevirmeden, dümdüz söylenmeli: Adam önündeki pirzolaları tek tek sıyırıp kemikleri tabağına dizdi.
Kadın'a "Paran var mı? Hesabı ödeyebilecek misin?" diye sordu ayağa kalkıp.
Kadın yanıtlamadı.
Hayır, yüzünü bile çevirmedi denizden.

Adam gittikten sonra Kadın'ın artık yüzünü çevirip toparlanacağını sandım.
Hayır, kadın adam gittikten sonra da çevirmedi yüzünü.
Garsonlarla bile hiç konuşmadı.
Garsonlar anladı ve onlar da Kadın'la konuşmadı. Hiç konuşmadan kağıt peçeteler bıraktılar önüne. Şarabını yenilediler.
Kadın tam bir saat boyunca denize baktı ve ağladı.
O bir saatin sonunda çok kısa bir telefon görüşmesi yaptı.
"Gelin beni alın," dedi.
Duydum.
On beş dakika içinde birileri geldi.
Bir kadınla bir adam.
Kadın onlarla da konuşmadı.
Ben sandım ki, masadaki öteberisini, çantasını felan gelenler toplar.
Ama öyle olmadı.
Kadın her şeyini kendisi koydu çantasına.
Trençkotunu giyip belini bağladı, aynı kararlılıkla. En sonunda da güneş gözlüğünü çıkarıp taktı.
Hazırlandı yani. Hazırlanarak çıktı o mekandan.
Ve bütün bunları anlatılmaması gereken bir kederle yaptı.

O gün, o uğultu kendi seslerine ayrışana kadar, neredeyse bir buyrukmuşcasına, ben de denize baktım.
Denize bakarken, denize öyle bakınca, insanın her şeyi geride bıraktığı hissine kapıldım.
Kadın bence o gün denize baktı baktı ve hikayesiyle birlikte her şeyini birden geride bıraktı...




Olup biteni değiştirmenin olanaksızlığını bildiren sıcak yaşlar akıyordu...


Görmek istemeyenler kadar kimse kör değildir.



Ömür kısa, acılar uzundur. Hepimiz bu dünyaya birbirimize yardım etmek için geldik
Aslında... Senin adın bile geçmedi...
Ama...
Ben seni hiç unutmadım...






Birini sevmeye beni benden daha iyi kimse ikna edemez, biliyor musun...





Susmak da aşkın yollarından biriymiş. Bunu öğrendim...
Susulmuş çok aşkım yok ama aşktan sustuğum çok hikayem var desem...



Yüzüne bakıp her şeyi unutmayı ve onunla her şeye
yeniden başlamayı beklersin...





Merhamet ederek sevmenin "sevmekle" bir ilgisi olmadığını üzülerek anlıyor sonunda...


Aşk da yazı gibidir
Yok oldu demekle yok olmaz
Öldü demekle ölmez.
Biçim, üslup değiştirir ama ölüp yok olmaz.
Tıpkı yazı gibi, aşktan da vazgeçilmez.



Dip o kadarderin ve esnek bir şey ki, inanamayacaksın.
Hep daha, daha, daha da dip var.
Ve o dip, garip bir esneklikle insanı yukarı fırlatıyor sonunda.






Soru: "Hayatında birisi mi var?"
(alt metin: "Yok değil mi?")
Cevap: "Yok"
Soru: "Ama bana hiç öyle gelmiyor?.."
(Alt metin: "Ya bir daha söyle! Olmadığına ikna et beni!")



Ağlarken, aslında her şeye birden ağlıyoruz...
Ama en çok, emeğe duyduğumuz aşk yüzünden,
emeğe duyulan aşkla ağlıyoruz...



Ne kadar farklı başlasa da,
her aşkın aynı yerde noktalandığına inanıyor insan.



Aşk olasılıksızlarla çıkıp gelir.

















ŞEMSİYE
Tozlu bir şemsiye durur
Çatı katındaki odanın
Kuytu bir köşesinde
Kumaşındaki eski yağmurların
Hüzünlü kokusuyla

Anımsar mısın bilmem
Yağmurun bardaktan
Boşanırcasına yağdığı o günü
Hani şemsiyeyi iyice çekip başımıza
Dudaklarımla hesaplamıştım
Yüz ölçümünü

Nicedir sokağa çıkarmıyorum
Şemsiyeyi
Korkuyorum çünkü
Kapısı açık kafesinden
Uçan bir kanarya gibi
Beni ikinci kez terk etmenden

Yanıt alamayacağımı bilsem bile
Yanına gidip
Sorarım hergün şemsiyeye
Altında elele
Nasıl görünürdük diye
Sunay AKIN



"Her yıl 365 gündür; şubatın 29 çektiği bir yıla rastlamazsak, iki yıl 730 eder. Birden gülümsüyorum. 730 günle 731 arasında ne fark var? Hayır, aynı şey değil fazladan birgün. 24'er saatlik 730 gün çok daha uzun. Kaç saat eder hepsi acaba? Kafamsa bunu hesaplayabilirmiyim? Nasıl yapmalı imkansız gibi geliyor.Yok canım, neden hesaplanmasın. Evet, yapılabilir bu hesap. Bir bakalım. Yüz gün, iki bin dört yüz saat eder. Yediyle çarptın mı, gayet kolay, on altı bin sekiz yüz saat ediyor ve yirmi dört saatlik otuz gün artıyor ki o da yediyüz yirmi saat. Toplam on altı bin sekizyüz, artı yedi yüz yirmi..."



Bir, iki, üç, dört, beş, dönüş.
Bir, iki, üç, dört, beş, dönüş:
"Yürüyorum, durmak yorulmak bilmeden, hırsla yürüyorum, genellikle gevşek olan bacaklarım bugün gergin. Başıma gelenlerden sonra, sanki birşey ezmek ister gibiyim. Ayaklarımla neyi ezebilirim ki? Altımda betondan başka şey yok. Hayır, böyle yürümekle pek çok şeyi ezebiliyorum. Yönetime hoş görünmek için bu kadar alçalabilen doktorun ödlekliğini eziyorum. Başka bir sınıfın acı ve sıkıntılarına kayıtsız kalan bir sınıf insanın kayıtsızlığını eziyorum...
Kim bilir daha neler eziyorum ayaklarımın altında? Ama bütün bu olup bitenlerden sonra herhalde eskisi gibi yürümüyor, her adımda bir şeyler çiğniyorum. Bir, iki, üç, dört, beş... Ve saatler... ağır ağır akıp geçerken, yorgunluk sessiz isyanımı bastırıyor."
Computer Blogs - Blog Catalog Blog Directory BlogKüme\